KARANLIKTA UYANANLAR FİLMİNDE ÇELİŞKİLER

Kemal Oruç

Türkiye’de bir askeri darbeyle başlayıp yine bir askeri darbeyle biten 60’lar; köyden kente göç, gecekondu, siyaset, devrimci hareketler, idamlar, işçiler, TİP, sendika hareketi ve grevlerle geçti.

Tüm bu yaşananlar elbette sanatın diğer tüm dallarında olduğu gibi sinemada da yansımasını bulmuştur. Scognamillo’ya (2010: 169) göre Türkiye’de sadece 1965 yılında 214 film yapılmıştır. Bu filmlerden birçoğu toplumsal olayları tüm gerçekliğiyle konu edinmiştir. Metin Erksan’ın “Yılanların Öcü” ve “Susuz Yaz”, Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları”, Duygu Sağıroğlu’nun “Bitmeyen Yol”, Ertem Göreç’in “Otobüs Yolcuları” bu filmlerin başlıcalarıdır. Karanlıkta Uyananlar ise “toplumcu gerçekçi” filmlerden en önemlisidir.

Senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı, yönetmenliğini Ertem Göreç’in yaptığı 1965 yapımı film, işçi-işveren sorunlarını somut örnekleriyle anlatmaktadır. Metafor içeren adından da anlaşılacağı üzere film hem işe gitmek üzere güneş doğmadan uyanan hem de kapitalizmin sömürüsüne karşı uyanan işçileri anlatır.

Dorsay (2011: 44-45) film için şunları söyler:

“Karanlıkta uyananlar, emekçilere çok ciddi bir bakışın, hem ideolojik açıdan sağlam hem de duygusal açıdan açıkça emeğin yanında olan bir bakışın Türk sinemasında bu kadar güçlü olarak verildiği ilk filmdir. İlk film olmakla kalmaz kolay kolay aşılamamıştır. Çünkü emekçinin yanında yer almak soyut bir eğilim ama film daha somut bir alanda işlev görür ve grev hakkını savunur. Bir grev hikâyesidir zaten. Açıkça sermayeye bayağı kötü gözle bakar, patronu eleştirir, emekçilerin yanında yer alır, grev hakkının, su kadar hava kadar doğal bir hak olduğunu öne sürer. Bütün bunları duygusal bir çerçevede gayet güzel oturtur. Ama ne olur sonunda, patron da yumuşar, işçilerle patron el ele verir. Yani gerçek anlamda sınıf kavgasının savunmasını yapan, o kadar da sert olan ve ‘O kavgayı sonuna kadar götüreceğiz, devrim yapacağız, düzeni değiştireceğiz!’ diyen de bir film değildir. Ama 1964 yılının koşulları içinde bu filmin yaptığını bile yapmak son derece zordu.”

Emek-sermaye çelişkisini döneminin tüm gerçekliğiyle ortaya koyan Karanlıkta Uyananlar, Türkiye’nin ilk grev ve sendikalaşma konulu işçi filmidir. Film sansüre uğrar ve yasaklanır. Bir süre sonra gösterime girdiğinde toplumca kabul edilir. Akad (2016: 287) bu olayı şu şekilde özetler:

“Karanlıkta Uyananlar’ın gösterimi 1964-1965 sinema mevsimine ucu ucuna yetişiyor. Sinemamızda arada bir patlayan büyük olaylardan biri oluyor, çok ilgi görüyor, edebiyatçılar, politikacılar ve yazarlar tarafından tutuluyor. Sinema seyircisi de çok tutuyor filmi, gösterildiği yerlerde iyi hasılat yapıyor.”

Filmin ilk sahnesinde işçilerin birlikte üretimlerinin Amerikan üretimlerinden daha iyi olduğu söylenir. Bu liberal ekonomiye ve Menderes hükümetinin Amerikancı işbirliğinin uzantılarına bir karşı çıkışı göstermektedir. Buna karşıt olarak, yine filmin ilk sahnesinde öğrendiğimiz apolitik işçi Ekrem’in evini terk etmek istemesi, Amerika’da başlayan hippi dalgasının dünyaya yaydığı bireyleşme ve özgürlük tutkusunun bir göstergesidir.

Patron Şeref işçilerin yaptığı boyayı över. Sonradan patronun işçilerin arasındaki adamı olduğunu öğreneceğimiz Mahmut “Ama elimize geçen bir şey yok.” sözüne karşılık patron “Benim elime ne geçiyor ki size ne vereyim Mahmut?” diye cevap verir. Bilinçli bir ideolojiye sahip olan usta ise “Elinize geçenlerin hesabında gözümüz yok Şeref Bey. Üç kuruşluk hakkımızı almaya bakıyoruz.” der. Sonrasında Patron Şeref’in de eskiden boya tenekelerini sırtlayan bir usta olduğunu öğreniriz. Patron “Çalışanların dostuyum ben, çalışanların! Hakkı yenen varsa gelsin, bana söylesin. Vız gelir bana sendikanız da! Fesatlık çıkaranlara, havadan para almak isteyenlere yer yok benim fabrikamda. Beğenmeyen defolup gider! İşte o kadar!” dedikten sonra sendikalı oldukları için üç işçiyi kovar. Bu sahne bize filmin ideolojik özünü ve temel çelişkisini sunmaktadır.

İşten atılan işçilerin yakınları “Başımıza ne geldiyse o sendika yüzünden geldi.” diyerek sendikayı kötülemektedir. Bu da toplumsal bilgilendirmenin eksikliğinin toplumdaki yansımasını göstermektedir. Sendikalaşma yalnızca işçilerin değil, işçi yakınlarının da dolaylı ve dolaysız içinde bulunacağı bir süreçtir. Sendikalaşma işçi sınıfının çıkarlarını koruyan bir eylem olmasına rağmen kapitalist sistemlerde kişisel yaptırımlar sendikalaşmayı, kapitalistlerin bakışında, birey üzerinden bir suç unsuru haline getirmektedir. Birey haklarını korumak için sendikalı olmak isterken kapitalistler tarafından tüm hakları elinden alınarak işsizleştirilebilmektedir. Bu durum ise işleyiş açısından bir çelişki doğurmaktadır.

Fabrika patronunun oğlu Turgut aynı fabrikada işçidir. Bütün işçilerle yakındır; özellikle Ekrem’le yakın dosttur. Turgut bir işçi olarak işçilerin haklarını ve grevi savunmaktadır. Yine de işi bittiğinde lüks evinde uyumaya gitmektedir. Bu da Turgut’un sınıfsal çelişkisini gösterir.

Grev çalışmaları sırasında patron işçilere kapıdaki işsizleri gösterir. Daha sonra işçilerin arasındaki adamı Mahmut’la olan konuşmasında sendikanın kasasında hiç para olmadığını, dolayısıyla bu durumda başlayan grevin sönüp gideceğini ve patronun tüm bu süreci bildiğini anlarız. Bu sahnede kapitalizmin her şeyi denetim altında tutma isteği kendini gösterir.

Kapitalizmde her kapitalist sürekli büyümek zorundadır. Büyük kapitalistler, daha da büyümek adına, küçükleri ele geçirmek üzere çalışır. Gelecek olan kararnameyle ithal boyanın durmasını bekleyen Patron Şeref, tekelleşme hayaliyle, büyüyüp dünyaya açılmaktan söz ederken hammaddelerin tükenmiş olduğunu öğrenir. Büyük kapitalistlere kafa tuttuğu için onlar tarafından hammaddeden yoksun bırakılmıştır. Kendi iş arkadaşlarının sermayesini ele geçirme planlarının işlemesiyle de ağır darbe alır. Zira, kapitalizmde tökezleyen yok olacaktır. İşçilerin isteklerini zorunlu olarak, kendi çıkarı için, yerine getirmek ister. Sözleşmeyi imzalarken ölür. Bu sahnede kapitalizmin çelişkileri işleyişte ve Şeref’in özelinde görülür.

Turgut meyhaneye gelir. Baş sağlığı dileklerini alır. İşçi arkadaşlarıyla birlikte fabrikaya giderler. Bekçi Turgut’u içeri alır, diğerlerinin yüzüne kapıyı kapatır. Bu metafor, artık Turgut’un işçi sınıfında yer alamayacağını, aynı zamanda işçilerin Turgut’a ulaşamayacağını gösterir.

Patronun ölümüyle Turgut fabrikanın başına geçer. Başta işçilerin yanında yer almaya çalışsa da bu görüşü sermayenin işleyiş esasına ters düşer. İspiyoncuların işlevlerini gördükçe içinde bulunduğu ikiyüzlülüğü anlar. Turgut bir karar vermek zorundadır. Ya burjuva sınıfına dahil olup işçi sınıfına karşı olacaktır ya da işçi sınıfına tam anlamıyla dahil olup sermayeyi büyük kapitalistlere bırakacaktır.

İşçilerin istekleri kabul edilmez. Bilinçli işçiler daha en başından sendikalaşmaya yanaşsa da sermayenin maşası olan işçiler buna engel olur. Haklarını alamadıklarında greve gitmek isterler, fakat yine sermeyenin maşası olan işçiler engel olur. Grevin başlamasına engel unsurlardan en önemlisi de işçilerin ekonomik durumudur.

Zaten üç kuruşluk hakkını dahi alamayan işçiler, grevle birlikte iyice sefalete sürüklenecektir. Buna engel olacak en önemli mücadele unsuru ise dayanışmadır.

Turgut fabrikadan ilk kez lüks arabayla çıkar. Üstelik arabada burjuva sınıfından bir kadın vardır ve samimidirler. Ekrem kapıda onu beklerken araba yanlarından geçip gider. Bu Ekrem ve Turgut arasındaki ilk ayrışmadır. Turgut kadınla birlikte burjuva aydınlarının bulunduğu bir partiye gider. Başta bulunduğu mekan ve insanlar ona yabancı gelse de kadına olan yakınlığı dolayısıyla o ortama ilgi duyar. Orada tanıştığı bir gazeteci dev kapitalistlerin boya fabrikasını ele geçireceğini söyler. Turgut anlamaz. Gazeteci “Anlamaya vaktiniz olacağını zannetmiyorum. Fırsatı kaçırdınız. Artık işçileriniz anlayacak.” diyerek bir ön mesaj verir. Aynı gazeteciyi grev başladığında işçilerin yanında görülecektir.

Turgut tecrübeli yöneticilerin yönlendirmesiyle gerçek bir patrona dönüşür ve işçileri karşısına alıp sömürmeye başlar. Ekrem yeni patron Turgut’tan haber alamadığı için odasına gider, sekreter içeri girmesini engeller. Bu sırada yöneticilerin işçilerle ve Turgut’un işçileri sömürmesiyle ilgili konuşmasını duyar. Konuşurlarken Turgut’la Ekrem’in tam ortasında, fonda, bir burjuva ressamı olan kadının duvara soyut bir resim yaptığını görürüz. Bu Turgut’un burjuvaya geçişini ve işçi sınıfından kopuşunu gösteren bir metafordur.

Ekrem bir kavgadan dolayı karakola düşer. Turgut patron kartvizitiyle Ekrem’i oradan kurtarır. Ekrem bu işe kızar ve kavga ederler. Ekrem özgürlüğe kaçış için sığındığı evden tekrar kendi evine döner. Bu dönüş Ekrem’in bireyselleşmeyle özgürleşme çelişkisini bitirdiğini gösterir. Turgut’un içinde yer bulamadığı burjuva sınıfında çelişkisi arttıkça işçi sınıfındaki yerini anlamaya başlayan Ekrem aydınlanmaktadır. Evde usta Ekrem’i nasıl davranması gerektiğine dair daha da aydınlatır. Ekrem artık sınıfını bilmektedir. Fabrikada işçilere haklarını aramalarına dair bir konuşma yapar ve onları yüreklendirir. Emeğin ellerinde olduğunu ve birlikte mücadele etmeleri gerektiğini söyler.

Grev başlar. Halk destek verir. Başta sendikayı ve grevi kötüleyen halkın greve destek vermesi bilgisizlikten doğan çelişkiyi göstermektedir. Özünde, işçilerin aynı ya da yakın mahallelerde yaşıyor olması, halkın eski ahşap evlerden, gecekondulardan ellerinde battaniyelerle, tüplerle, giysilerle çıkıp bakımsız sokaklardan geçerek fabrikaya ulaşmasını ve greve destek vermesini sağlar. Fabrikada çalışan işçiler bu mahalleleri sırtında taşımaktadır. Önce polis, sonra sermayenin tuttuğu siviller grev yapanlara saldırır. Bütün saldırılara karşı direnilir. Bu süreçte “Sermaye her şeyden önce gelir.” düşüncesinin işleticisi tecrübeli yöneticiler sermayeyi ele geçirirler. “Kapitalizmde, tökezleyen yok olur.” ilkesi işlemiştir. İş bilemeyen ve daha büyük kapitalistlere yem olan Turgut yirmi günlüğüne de olsa işçilerin kendileri için çalışmasını önerir. İşçiler bu habere sevinip fabrikada kendileri

için üretmek üzere fabrikaya girerken fabrikayı ele geçiren yabancı kapitalistleri de fabrikanın kapısından kovarlar.

Elbette sonuçta elde edilen sağlıklı bir çözüm değildir ve çelişkilidir. İşçiler yirmi gün çalışıp emeklerinin karşılığını alsa da sonraki süreçte yine işsiz kalacak, başka bir fabrikada belki de daha fazla sömürüleceklerdir. Diğer bir taraftan yirmi günlük üretimlerini satacakları bir alan bulamayabilirler. Kapitalistler böyle bir ayaklanmadan doğan üretimi, kendi çıkarlarını da düşünerek, desteklemeyebilir.

Önerilen; daha en başında sendikalaşmaya gidilmesi ve zamanında her türlü baskıya karşı direnip birlikte mücadele edilmesidir.

Bu filmde vurgulanan bir diğer önemli konu da sanatın ve sanatçının emek-sermaye çelişkisindeki yeridir. İşçilerin ekmek ve hak arama derdine düştüğü süreçte fabrikanın yöneticiler katında bir duvara yaptığı resim işçiler için sadece ‘badana’dır. Bu bir sınıfsal çelişkidir. İşçilerin evine yaptığı ziyarette resme “badana” dedikleri için “İnsanca hiçbir şeye layık değilsiniz bu kafayla!” der ve gidip yeni patron Turgut’a bağlanır. Kesin bir toplumsal fikri yoktur. İşçileri yarım yamalak savunduktan hemen sonra, sonradan üzeri boyanan, fabrika duvarına para karşılığı yaptığı resminin işçilerden ve işçilerin yemeğinden daha önemli olduğu, görüşünü savunur. Sanatçının sınıfsal ve sanatsal çelişkisi burada kendini gösterir. Zira filmde gösterilen “Fransa’da krallık ilan edilse burada padişahlığı savunacak olan” Paris sevdalısı burjuva sanatçılarının lüks/aylak yaşamı, dolayısıyla halktan kopuk üretimleri işçi sınıfı için yabancıdır ve üretimleri işçileri ilgilendirmez.

Film başlarken ekranda “Filmin çekilmesinde kıymetli yardımlarını esirgemiyen MARSHALL boya fabrikasına teşekkür ederiz.” yazması ise bu filmin en büyük çelişkisidir.

30 Ocak 2018

Kaynaklar

Akad, Lütfi Ö.; (2016), “Karanlıkta Uyananlar”, İletişim Yayınları, S. 287, İstanbul Scognamillo, Giovanni; (2010), “Türk Sinema Tarihi”, Kabalcı Yayınevi, S. 169, İstanbul Yeşil, Deniz; (2011), “Türk Sinemasında Toplumsal Gerçekçiliğin Etkinlik Kazanmasında Vedat Türkali”, (Atilla Dorsay, İstanbul, 08.11.2010, Kişisel Görüşme), Yüksek Lisans Tezi, Ulusal Tez Merkezi, S. 44-45, İstanbul